Sancak Gazetesi
SON DAKİKA
KÖŞE YAZISI

İNSANIN EN BÜYÜK YORGUNLUĞU, TAŞIDIKLARIDIR

İnsan garip bir yolcudur. Kendisine yapılan haksızlıklara alışır. Söylenen ağır sözleri içine atar. Kırıldığı hâlde belli etmemeye çalışır. Değersiz hissettirildiğinde bile çoğu zaman susar. Bir gün geçer diye bekler, başka bir gün düzelir diye sabreder. Ve bütün bunları yaparken, aslında sırtına görünmeyen bir yük daha koyduğunun farkına varmaz.

Onur Ercan
Onur Ercan
1 saat önce
Paylaş
İNSANIN EN BÜYÜK YORGUNLUĞU, TAŞIDIKLARIDIR

İNSANIN EN BÜYÜK YORGUNLUĞU, TAŞIDIKLARIDIR

İnsan garip bir yolcudur.

Kendisine yapılan haksızlıklara alışır. Söylenen ağır sözleri içine atar. Kırıldığı hâlde belli etmemeye çalışır. Değersiz hissettirildiğinde bile çoğu zaman susar. Bir gün geçer diye bekler, başka bir gün düzelir diye sabreder.

Ve bütün bunları yaparken, aslında sırtına görünmeyen bir yük daha koyduğunun farkına varmaz.

Çünkü insanın taşıdığı her yük, elinde görünen bir bavul değildir.

Bazı yüklerin ağırlığı yoktur ama insanı yorar.

Bir söz…

Bir bakış…

Bir haksızlık…

Bir vefasızlık…

Söylenememiş bir cümle…

Affedilememiş bir kırgınlık…

Ve yıllardır kimseye anlatılmamış bir acı…

İnsan bunların hepsini sessizce taşıyabilir.

Ta ki bir gün, taşıdığı yük kendisine ağır gelmeye başlayana kadar.

İşte o zaman insan durur.

Bir aynaya bakar gibi kendisine bakar ve belki de hayatında ilk defa şu soruyu sorar:

“Ben neden bütün bunlara bu kadar uzun süre sustum?”

Belki de insanın en büyük yorgunluğu, yaşadıkları değildir.

Taşıdıklarıdır.

Mevlana Kuddise Sirruh’un şu sözü, insanın iç dünyasını anlamak için ne kadar derin bir kapı açar:

“İçte ne varsa, dışa o sızar.”

İnsan bazen dışarıdan güçlü görünürken içinde yıkılmış olabilir.

Gülümser ama kırgındır.

Konuşur ama içinde susuyordur.

Kalabalıkların arasında yürür ama kendi içinde yapayalnızdır.

Çünkü insanın dışarıdan taşıdığı yüz ile içinde taşıdığı hayat her zaman aynı değildir.

Bazen bir insanın “İyiyim.” demesi, gerçekten iyi olduğu anlamına gelmez.

Bazen “Önemli değil.” dediği şey, onun için hayatındaki en önemli kırılmadır.

Bazen “Boş ver.” dediği şey, yıllardır içinde taşıdığı bir yükün üzerindeki örtüdür.

İnsan çoğu zaman başkalarına değil, kendisine karşı bile samimi olmayı erteler.

İnsan bazen taşıdığı yükleri sırtında değil, bedeninde taşır.

Söylenemeyen sözler boğazda düğümlenir. Bastırılan öfke içimizde bir gerilime dönüşebilir. Uzun süreli stres ve duygusal baskı, bazı insanlarda kas gerginliği, mide rahatsızlıkları ve özellikle omuz-boyun bölgesinde ağrı gibi bedensel yakınmalarla kendisini gösterebilir.

Beden bazen dilin söyleyemediklerini kendi diliyle anlatmaya çalışır.

Fakat insan çoğu zaman bedeninin verdiği işareti de hayatındaki diğer yükler gibi sessizce taşır.

“Geçer…” der.

Oysa bazı şeyler geçmez.

Sadece içeride yer değiştirir.

Kırgınlık suskunluğa…

Suskunluk gerginliğe…

Gerginlik yorgunluğa…

Yorgunluk ise zamanla insanın bütün hayatına yayılan bir ağırlığa dönüşebilir.

İşte o zaman insanın omuzları yalnızca bedeninin ağırlığını değil, geçmişinin de yükünü taşımaya başlar.

Bir de insanın ruhunu yanlış insana açması vardır.

İnsan, anlaşılacağını düşündüğü birine bütün kapılarını açabilir.

En gizli yarasını gösterir.

En büyük korkusunu anlatır.

Kimseye söylemediği şeyleri söyler.

Çünkü karşısındaki insanın kendisini anlayacağını düşünür.

Fakat herkes, kendisine açılan bir ruhun emanetini taşıyacak kadar derin değildir.

Kimi insan senin yarana merhem olmak yerine, yarana parmağını basar.

Kimi insan sana verdiğin güveni, sana karşı kullanır.

Kimi insan senin derinliğine inmeye çalışmak yerine, seni kendi sığlığının ölçüsüyle değerlendirir.

Bu yüzden insan zamanla şunu öğrenir:

Her kapı herkese açılmaz.

Her gönül her insana emanet edilmez.

Her suskunluk da korkaklık değildir.

Bazen susmak, insanın kendisini koruma biçimidir.

Kalabalıklar da insanı her zaman yalnızlıktan kurtarmaz.

Binlerce insanın arasında kendisini yalnız hissedenler vardır.

Çünkü insanın ihtiyacı bazen çok insan değil, doğru insandır.

Bazen insanı dinleyen yüzlerce kişi vardır ama anlayan hiç kimse yoktur.

Bazen de insan tek başına bir odada otururken, yıllardır aradığı huzuru kendi sessizliğinde bulur.

Çünkü yalnızlık her zaman bir eksiklik değildir.

Bazen yalnızlık, insanın kendisini yeniden duyabilmesi için çekildiği bir iç avludur.

Kalabalıkta insan başkalarının sesini duyar.

Sessizlikte ise kendi sesini.

Belki de insanın kendisini bulabilmesi için zaman zaman herkesten uzaklaşması bundandır.

Mevlana Kuddise Sirruh şöyle der:

“Sen ne düşünürsen osun.”

İnsan neyi uzun süre içinde taşırsa, zamanla onun izlerini üzerinde taşımaya başlar.

Sürekli öfkeyi taşıyanın yüzünde öfke belirir.

Sürekli kırgınlığı taşıyanın bakışları ağırlaşır.

Sürekli korkuyu taşıyanın adımları çekingenleşir.

Sürekli geçmişi taşıyan insan, bugünün kapısından geçmekte zorlanır.

Çünkü geçmiş, hatırlamak için vardır; sırtımızda taşımak için değil.

İnsan geçmişinden ders alabilir.

Ama geçmişinin mahkûmu olmak zorunda değildir.

Belki de hayatımızdaki en önemli temizlik, evimizi değil, içimizi temizlemektir.

Dolabımızdan kullanmadığımız eşyaları çıkarırız.

Çekmecelerimizi düzenleriz.

Eski kâğıtları atarız.

Fakat yıllardır içimizde taşıdığımız kırgınlıklara dokunmayız.

Bize hiçbir faydası kalmamış sözleri saklarız.

Çoktan bitmiş ilişkilerin ağırlığını taşırız.

Artık değiştiremeyeceğimiz insanların bize yaptıklarını tekrar tekrar düşünürüz.

Sonra da “Neden bu kadar yoruldum?” diye sorarız.

Belki de cevap çok basittir:

Çünkü hâlâ bırakmamız gereken şeyleri taşıyoruz.

İnsanın büyümesi yalnızca daha çok şey öğrenmesi değildir.

Bazen büyümek, daha az şey taşımayı öğrenmektir.

Herkesi affetmek değil belki ama herkesi kendi omzunda taşımaktan vazgeçmektir.

Her söze cevap vermemeyi öğrenmektir.

Her haksızlığı kendisine dert edinmemektir.

Herkesi memnun etmeye çalışırken kendisini unutmamaktır.

Ve belki en önemlisi…

Kendisine ait olmayan yükleri sahibine bırakabilmektir.

Çünkü insan başkasının karanlığını aydınlatmak için kendi ışığını söndürmek zorunda değildir.

Bir gün insan gerçekten uyanır.

Hayatının bir dönemine dönüp bakar.

Kimleri taşıdığını…

Hangi sözleri taşıdığını…

Hangi kırgınlıkları yıllarca içinde büyüttüğünü…

Hangi insanlara kendisinden fazla değer verdiğini…

Ve sonra kendi kendisine şöyle der:

“Ben bunların hepsini taşımak zorunda değildim.”

İşte insanın özgürleşmeye başladığı yer belki de burasıdır.

Çünkü bazen insanın ihtiyacı yeni bir yol bulmak değil, eski yüklerinden kurtulmaktır.

Yeni bir hayata başlamak değil, eski hayatın sırtına yüklediği bazı şeyleri geride bırakmaktır.

Ve belki de gerçek huzur, hayatımıza daha fazlasını eklediğimizde değil; artık taşımamız gerekmeyenleri bıraktığımızda gelir.

İnsan bazen bir bavulu değil, bir ömrü taşır.

Fakat her ömür, bütün yükleriyle birlikte taşınmak zorunda değildir.

Bazı yükler bırakılmak için taşınır.

Bazı acılar anlaşılmak için yaşanır.

Bazı insanlar bize kalmak için değil, bize neyi hak etmediğimizi öğretmek için gelir.

Ve bazı sessizlikler, insanın kendisini yeniden bulabilmesi için Allahü Teala’nın önüne açtığı bir iç kapıdır.

Belki de insanın gerçek yorgunluğu, hayatın ona yüklediklerinden değil;

artık taşımasına gerek kalmayanları hâlâ taşıyor oluşundandır.

Çünkü insanın en büyük yorgunluğu, yaptıkları değildir.

Taşıdıklarıdır.

Onur Ercan

Köşe Yazısı Detay Reklamı