Sancak Gazetesi
SON DAKİKA
KÖŞE YAZISI

ATEŞE ATILAN KUŞAK

Bir kuşağın elinden geleceğini almak için onu aç bırakmak, dövmek veya zincire vurmak gerekmez.

Onur Ercan
Onur Ercan
16 saat önce
Paylaş
ATEŞE ATILAN KUŞAK

Bir kuşağın elinden geleceğini almak için onu aç bırakmak, dövmek veya zincire vurmak gerekmez.

Bazen ona ateşi oyun gibi göstermek yeterlidir.

Ateşin sıcaklığını unutturursanız, çocuk elini uzattığında yanacağını düşünmez. Alevin rengini güzellik, sıcaklığını özgürlük zanneder. Bir müddet sonra da ateşten uzak duranı korkak, ateşe yaklaşanı cesur sanmaya başlar.

İşte bugün üzerinde düşünmemiz gereken meselelerden biri de budur.

Bir neslin önüne ne koyuyoruz?

Ona neyi özgürlük, neyi cesaret, neyi maharet olarak öğretiyoruz?

Kadın hakları, insan hakları, özgürlük ve bireysellik gibi son derece önemli kavramların içini boşaltıp, bunları insanın kendi değerlerinden uzaklaşmasının bahanesi hâline getirirsek, sonunda özgürlüğü değil, ölçüsüzlüğü büyütmüş oluruz.

Özgürlük, insanın kendisini kaybetmesi değildir.

Özgürlük, insanın kendisine sahip olabilmesidir.

Fakat bugün bazı gençlerimize “Kendin ol” denilirken, nedense “Kendine sahip ol” denilmiyor.

Aradaki fark küçücük bir kelime gibi görünse de aslında koskoca bir uçurumdur.

Çünkü insan kendisi olmayı öğrenirken, kendisine sahip olmayı öğrenmezse; onu kendi nefsinden, çevresinden, alkıştan, beğeniden ve ekranın diğer tarafındaki görünmez ellerden kim koruyacaktır?

Bir zamanlar çocuğun terbiyesinde ailenin sesi vardı.

Sonra okul vardı.

Mahalle vardı.

Öğretmen vardı.

Büyük vardı.

Utanmak vardı.

Ayıp bilmek vardı.

Mahremiyet vardı.

Şimdi ise çocuğun odasında çoğu zaman dünyanın tamamı var.

Bir ekranın içine koca bir dünya sığdı.

Ve biz o dünyanın kapısını çocuklarımıza açarken, anahtarı kimin taşıdığını sormayı unuttuk.

Çocuklarımızın odasına giremiyoruz belki ama sosyal medya onların odasına çoktan girdi.

Biz birkaç saat nasihat ediyoruz; ekran ise saatlerce konuşuyor.

Biz “yapma” diyoruz; ekran “herkes yapıyor” diyor.

Biz “ayıp” diyoruz; ekran “özgürlük” diyor.

Biz “kendini koru” diyoruz; ekran “kendini göster” diyor.

Ve çocuk, iki farklı dünyanın arasında kalıyor.

Bir tarafta değerlerini ona emanet etmeye çalışan ailesi…

Diğer tarafta değerlerini değiştirmeye çalışan koskoca bir kültür endüstrisi…

Sonra çocuk tercih yaptığında şaşırıyoruz.

Oysa çocuk, çoğu zaman en çok duyduğu sesin peşinden gider.

Mevlana Kuddise Sirruh’un Mesnevi’de işaret ettiği üzere insanın iç dünyası, düşünceleriyle şekillenir. İnsan neyi düşünür, neye bakar, neyi tekrar eder ve neyi benimserse zamanla onun izini taşımaya başlar.

Öyleyse çocuğun zihnine ne bıraktığımızı sorgulamak zorundayız.

Çünkü zihin tarladır; içine ne ekersen, yarın onun mahsulünü toplarsın.

Bugün bir çocuğun önüne sürekli teşhir, gösteriş, tüketim, beden üzerinden değer kazanma ve başkalarının beğenisini alma düşüncesi koyarsanız, yarın ondan ölçü, mahremiyet ve vakar beklemek kolay olmayacaktır.

Ağaç daha küçükken eğilir.

İnsan da…

Fakat burada çok önemli bir yanılgıya düşmemeliyiz.

Mesele kız çocuklarını, genç kadınları suçlamak değildir.

Mesele; bir insanı yalnızca dış görünüşüne, bedenine, beğenilme oranına veya sosyal medyada aldığı alkışa göre değerlendiren anlayışı sorgulamaktır.

Bir insanın değerini ne giydiği belirlemez.

Fakat bir toplumun değer ölçülerinin ne hâle geldiğini, insanların neyi değerli görmeye başladığı gösterir.

Bugün bazı gençler arasında “daha fazla görünmek”, “daha fazla beğenilmek”, “daha cesur görünmek” bir yarışa dönüşüyorsa, burada yalnızca gençleri suçlamak kolaycılık olur.

Çünkü o yarışın pistini büyükler hazırladı.

Tribünlerini toplum kurdu.

Hakemliğini ise sosyal medya algoritmalarına bıraktı.

Sonra da çocuklarımız yarışırken kenardan:

“Bizim çocuk niye böyle oldu?”

diye soruyoruz.

Oysa çocuklarımız gökten inmedi.

Onları biz büyüttük.

Onları biz eğittik.

Onları biz ekranların karşısında bıraktık.

Onları biz yeterince dinlemedik.

Ve bazen onların suskunluğunu uslu olmak zannettik.

Bugün okullarda ahlak, edep, mahremiyet ve değerler konuşulduğunda bundan rahatsız olanların bulunması da üzerinde düşünülmesi gereken başka bir meseledir.

Elbette eğitim; baskı, aşağılama ve dayatma demek değildir.

Fakat ahlakı konuşmak yobazlık değildir.

Mahremiyeti öğretmek özgürlüğe saldırı değildir.

Çocuğa sınır koymak sevgisizlik değildir.

Aksine bazen sınır, çocuğun etrafına çekilen görünmez bir koruma duvarıdır.

Bahçıvan ağacın etrafına çit çektiğinde ağacı hapsetmiş olmaz.

Onu korur.

Çünkü bahçe sahipsiz bırakılırsa, herkes içeri girebilir.

İnsan da böyledir.

Sınırları olmayan bir çocuk, özgürlüğün değil, başkalarının yönlendirmelerinin açık hedefi hâline gelebilir.

İşte asıl tehlike burada başlıyor.

Çocuğuna sen değer vermezsen, başkası değer biçer.

Sen ona kim olduğunu anlatmazsan, başkası ona kim olması gerektiğini anlatır.

Sen onun elinden tutmazsan, birileri elinden tutar.

Fakat götürdüğü yerin neresi olduğunu belki çok geç anlarsın.

Cahiliye döneminde kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesi, insanlık tarihinin en acı tablolarından biridir.

Bugün hiç kimse çocuğunu toprağa gömmüyor.

Fakat bir çocuğun ruhunu, şahsiyetini, mahremiyetini ve değer duygusunu ilgisizlik içinde bırakmak da başka türlü bir gömülüş değil midir?

Toprak altındaki çocuk görünmez.

Değerleri toprağa gömülen çocuk ise aramızda yaşamaya devam eder.

Güler.

Konuşur.

Okula gider.

Sosyal medyada paylaşım yapar.

Ama içindeki boşluğu belki yıllar sonra fark eder.

İşte bu yüzden bazı ölümler mezarlıklarda değil, insanların karakterlerinde yaşanır.

Ve bazı yaralar kanamaz.

Aileler çocuklarının karnını doyuruyor olabilir.

Üstünü başını alıyor olabilir.

En iyi okullara gönderiyor olabilir.

Telefonunu, bilgisayarını, odasını eksik etmiyor olabilir.

Fakat bütün bunların yanında çocuğun ruhuna ne veriyoruz?

Onu yalnızca hayata mı hazırlıyoruz, yoksa hayatın karşısında nasıl insan kalacağını da öğretiyor muyuz?

Çünkü eğitim yalnızca meslek kazandırmak değildir.

Eğitim, insana kendisini kaybetmeden yaşamayı öğretmektir.

Bir çocuğa matematik öğretip ölçüyü öğretmezsek, bilgi sahibi ama ölçüsüz bir insan yetiştirebiliriz.

Dil öğretip güzel söz söylemeyi öğretmezsek, çok konuşan ama gönül kıran bir insan yetiştirebiliriz.

Özgürlüğü öğretip sorumluluğu öğretmezsek, özgür olduğunu zanneden fakat nefsinin esiri olan bir insan yetiştirebiliriz.

İşte ateşe atılan kuşak meselesi tam da burada başlıyor.

Çocuklarımızı ateşten korumak istiyorsak, önce ateşin ne olduğunu öğretmeliyiz.

Her parlayan şey ışık değildir.

Her özgürlük söylemi özgürlük değildir.

Her cesaret maharet değildir.

Her alkış değer değildir.

Her çok izlenen şey doğru değildir.

Ve herkesin yaptığı şey, doğru olduğu için yapılmıyor olabilir.

Belki de bugün çocuklarımızdan önce kendimizi eğitmemiz gerekiyor.

Çünkü çocuklar çoğu zaman söylediklerimizi değil, yaşadıklarımızı öğreniyor.

Biz telefondan başımızı kaldırmıyorsak, ondan ekran bağımlısı olmamasını istemek ne kadar anlamlıdır?

Biz gösterişi seviyorsak, ondan sade olmasını beklemek ne kadar inandırıcıdır?

Biz insanları dış görünüşleriyle değerlendiriyorsak, ona insanın iç güzelliğini anlatmak ne kadar etkili olacaktır?

Çocuk, sözümüzün değil, hâlimizin aynasıdır.

Çocuğa bırakabileceğimiz en büyük miras, onun eline ne kadar para verdiğimiz değil; hayatın içinde hangi ölçüyle yürüyeceğini öğretmektir.

Bugün bir neslin önünde iki yol var.

Ya kendi değerlerini bilerek özgürlüğünü sorumlulukla taşıyacak…

Ya da özgürlük adına kendisini başkalarının beğenisine teslim edecek.

Biri insanı şahsiyet sahibi yapar.

Diğeri ise alkışın esiri.

Ateşin başında duran çocuğa “Oraya gitme!” demek elbette önemlidir.

Fakat daha önemlisi, ona ateşin ne olduğunu öğretmektir.

Çünkü çocuk ateşin ne olduğunu bilirse, kimse ona ateşi gül bahçesi diye satamaz.

Anne babalara, öğretmenlere ve topluma düşen görev budur.

Çocuklarımızı dünyadan koparmak değil.

Dünyanın içinde kaybolmamalarını sağlamak.

Onlara korkuyu değil, ölçüyü öğretmek.

Baskıyı değil, sorumluluğu öğretmek.

Yasakları değil, nedenlerini anlatmak.

Ve en önemlisi, özgürlüğün insanın kendisini başkalarının eline bırakması olmadığını göstermek.

Çünkü bir insanın en büyük esareti, zincir taşımak değildir.

Kendi iradesini başkasının alkışına teslim etmektir.

Bugün çocuklarımızı ateşin başında yalnız bırakırsak, yarın onların neden yandığını sorgulama hakkımız azalır.

Çünkü çocuklar bizim geleceğimizdir.

Ve gelecek, bugünün ihmallerinden yapılır.

Sen çocuğuna sahip çıkmazsan, birileri mutlaka sahip çıkar.

Mesele, onun kimin elinden tutulacağını seçmektir.

Yoksa ateşin başında bekleyen çok insan var.

Asıl mesele, çocuğumuzu ateşe atmadan önce elimizi onun elinden çekmemektir.

Onur Ercan

Köşe Yazısı Detay Reklamı