İnsan, zamanın değerini çoğu zaman onu kaybetmeye başladığında fark eder.
Günlük hayatın içinde birbirine benzeyen saatler, sahip olduğumuz zamanın sınırsız olduğu düşüncesini verir insana. Sabah olur, akşam olur. Güneş doğar, güneş batar. Takvimden bir yaprak daha koparılır. Sonra bir yenisi…
Her şey sanki yeniden başlayacakmış gibi görünür.
Oysa hayat, takvim yaprakları gibi yeniden basılmaz.
Geçen günün aynısını yarın yeniden yaşayamayız.
Bugün oturduğumuz bir sofraya, yarın aynı insanlarla otursak bile aynı insan olarak oturamayız. Çünkü zaman yalnızca saati değiştirmez; insanı da değiştirir.
Çocuk büyür.
Anne yaşlanır.
Baba sessizleşir.
Dostların arasına mesafeler girer.
Bir zamanlar her gün görüştüğümüz insanlar, yıllar sonra hatıralarımızın içinde yaşamaya başlar.
İşte insan bunu çoğu zaman zaman geçerken değil, bir şey eksildiğinde fark eder.
Zamanı bir nehir gibi düşünürüm.
Nehir önümüzden akar gider.
Elimizi suya sokarız, bir avuç su alırız. Fakat avucumuzdaki suyun bile bize ait olmadığını biliriz. Bir süre sonra parmaklarımızın arasından süzülür ve yeniden nehre karışır.
Zaman da böyledir.
Bir dakikayı tutamayız.
Bir saati cebimize koyamayız.
Dünün bir dakikasını yarının içine taşıyamayız.
Ama gariptir; insan elinden kaçan paranın hesabını yapar da elinden kaçan zamanın hesabını çoğu zaman yapmaz.
Çünkü para giderken sesi vardır.
Zaman giderken sessizdir.
Belki de zamanın en büyük tehlikesi buradadır:
Sessizce eksilir.
Mevlana Kuddise Sirruh şöyle söyler:
“Ömrün sermayesi her nefeste tükenmektedir.”
İnsan bazen bu sözün ne kadar büyük bir hakikati taşıdığını ancak geriye dönüp baktığında anlayabiliyor.
Çünkü ömür, kasada duran bir servet değildir.
Her nefesle harcanan bir sermayedir.
Ve harcanan her sermaye gibi geri gelmez.
⸻
Bazı anlar vardır; yaşarken sıradan görünür.
Bir akşam ailece oturulan yemek…
Bir babayla yapılan kısa bir sohbet…
Bir annenin mutfaktan seslenmesi…
Bir dostla içilen çayın yanında edilen birkaç kelime…
Bir çocuğun elinizden tutması…
Bir insanın size uzun uzun bakıp hiçbir şey söylemeden yanınızdan ayrılması…
O sırada bunların hiçbirinin son kez yaşandığını bilmeyiz.
İşte hayatın en büyük yanılgılarından biri de budur.
Bazı anların son olduğunu, çoğu zaman o an geçtikten sonra anlarız.
Bir gün aynı sofraya oturamayacağımızı bilmeden sofradan kalkarız.
Bir gün o sesi bir daha duyamayacağımızı düşünmeden telefonu kapatırız.
Bir gün o insanın yanımızda olmayacağını bilmeden “sonra konuşuruz” deriz.
Sonra…
İnsanın hayatındaki en ağır kelimelerden biri olabilir.
Çünkü bazı “sonra”lar hiç gelmez.
Bazı konuşmalar ertelenir ve bir daha yapılamaz.
Bazı özürler içimizde kalır.
Bazı sevgiler söylenmeden taşınır.
Bazı vedalar ise insanın hayatında bir daha hiç açılmayacak bir kapı gibi kapanır.
⸻
İnsan gençken zamanı kendisine ait zanneder.
“Daha çok vaktim var” der.
Daha sonra yaparım.
Bir gün giderim.
Bir gün ararım.
Bir gün konuşurum.
Bir gün gönlünü alırım.
Bir gün…
Oysa hayatın bize verdiği en büyük yanılgı, “bir gün”ün garanti olduğunu düşünmektir.
Belki de insanın kendisine sorması gereken en önemli soru şudur:
“Eğer bugün son günüm olsaydı, ertelediğim hangi şeyi yapmak isterdim?”
Bu soru insanı korkutmak için değil, uyandırmak için sorulmalı.
Çünkü zamanın kıymetini bilmek, sürekli saati kontrol etmek değildir.
Zamanın kıymetini bilmek; hayatın içindeki insanları, fırsatları, sevgiyi, dostluğu ve iyiliği zamanında fark edebilmektir.
Bir insanın yanında olmak gerekiyorsa yanında olmaktır.
Gönül almak gerekiyorsa gönül almaktır.
Özür dilemek gerekiyorsa özür dilemektir.
Sevgi söylenecekse söylemektir.
Çünkü bazı şeylerin değeri, kaybedildikten sonra anlaşılır ama kaybedildikten sonra anlaşılması, onları geri getirmeye yetmez.
⸻
Bir kum saati vardır.
İçindeki kumlar yukarıdan aşağıya doğru akar.
Her tanecik küçüktür.
Tek başına baktığınızda önemsizdir.
Fakat kumların tamamı bittiğinde anlarsınız ki aslında hayatınızdan bir parça daha eksilmiştir.
Ömrümüz de böyle.
Bir gün…
Bir saat…
Bir dakika…
Bir nefes…
Bize küçük görünür.
Ama insanın hayatı zaten bu küçük parçaların toplamıdır.
Ömrü büyük günler değil, küçük anlar oluşturur.
Bu yüzden belki de hayatın en büyük israfı, büyük fırsatları kaçırmak değil; küçük anların kıymetini bilmeden yaşamaktır.
Çünkü hayat çoğu zaman büyük olaylarla değil, fark etmediğimiz küçük güzelliklerle geçer.
Bir çocuğun gülüşü…
Bir dostun “Nasılsın?” demesi…
Bir babanın duası…
Bir annenin bekleyişi…
Bir eşin sessiz fedakârlığı…
Bir arkadaşın zor zamanda omuz vermesi…
Bunların her biri, zamanın bize sunduğu küçük ama paha biçilemez hediyelerdir.
⸻
Mevlana Kuddise Sirruh’un şu sözü, zamanın insan üzerindeki tesirini anlatırken insanın içine dokunur:
“Dün geçti, bugün ise senin elindedir.”
Dün elimizde değildir.
Yarın da henüz bizim değildir.
Elimizde olan yalnızca şimdidir.
Fakat insan çoğu zaman elindeki “şimdi”yi, geçmişin pişmanlığı ile geleceğin endişesi arasında tüketir.
Dünü değiştiremeyiz.
Yarını da henüz yaşayamayız.
Ama bugün bir insanın gönlüne dokunabiliriz.
Bugün bir telefon açabiliriz.
Bugün bir gönül alabiliriz.
Bugün bir çocuğun başını okşayabiliriz.
Bugün bir büyüğümüzün elini öpebiliriz.
Bugün sevdiğimiz bir insana sevgimizi söyleyebiliriz.
Belki de zamanın bize verdiği en büyük nimet, “şimdi”dir.
Çünkü şimdi, henüz kaybetmediğimiz zamandır.
⸻
Hayatın acı tarafı şudur:
Zamanın kıymetini anladığımızda, çoğu zaman onu geri çevirecek vaktimiz kalmamıştır.
Bir mezarın başında geçirilen birkaç dakika, yıllarca ertelenmiş bir ziyaretin yerini tutmaz.
Bir fotoğrafı öpmek, yanımızda olmayan insanın elini tutmanın yerini tutmaz.
Geçmişte söylenmemiş bir söz, bugün ne kadar güzel söylenirse söylensin, bazen sahibine ulaşamaz.
Bu yüzden bazı şeyleri zamanında yapmak, yapmaktan daha değerlidir.
Bir çiçeği kuruduktan sonra sulamak neyse, sevgiyi kaybettikten sonra göstermek de bazen odur.
Bir kapıyı kapandıktan sonra çalmanın anlamı vardır elbette; fakat asıl mesele, kapı açıkken kıymetini bilmektir.
⸻
İnsan hayatını bir yolculuğa benzetirsek, zaman da bu yolculuğun sessiz yol arkadaşıdır.
Yanımızda yürür ama konuşmaz.
Bize her gün bir parça daha verir ve her gün bir parça daha alır.
Biz çoğu zaman ne verdiğini değil, ne aldığını fark ederiz.
Saçımıza düşen aklarda…
Yüzümüzde oluşan çizgilerde…
Çocuklarımızın büyümesinde…
Anne babamızın yaşlanmasında…
Eski fotoğraflarda…
Bir zamanlar kullandığımız eşyaların artık bize küçük gelmesinde…
Zaman kendisini sessizce anlatır.
Ve insan bir gün dönüp geriye baktığında şunu fark eder:
Meğer hayat, “daha sonra” dediğimiz şeylerin arasında geçmiş.
Belki de en büyük pişmanlıklarımız, yaptıklarımızdan çok yapmaya fırsat bulamadıklarımız olacaktır.
Söyleyemediğimiz sözler…
Gidemediğimiz yerler…
Arayamadığımız insanlar…
Alamadığımız gönüller…
Ertelenmiş iyilikler…
Ve “nasıl olsa daha sonra yaparım” diyerek ötelediğimiz nice güzellik…
⸻
Öyleyse zamanı yalnızca geçen saatlerle ölçmeyelim.
Bir saatin kaç dakika olduğunu biliyoruz.
Ama o saatin kiminle geçtiğini biliyor muyuz?
Bir günün kaç saat olduğunu biliyoruz.
Ama o günün ne kadarını gerçekten yaşayabildiğimizi biliyor muyuz?
Belki zamanın kıymeti, ne kadar uzun yaşadığımızda değil; bize verilen zamanı ne kadar anlamlı yaşadığımızda saklıdır.
Çünkü hayat bize zamanı bir emanet olarak verir.
Emanetin kıymeti ise sahibine geri verileceği gün anlaşılır.
Ve bir gün, hepimizin elindeki kum saati bitecek.
O gün geriye ne kadar zamanımız kaldığını değil, bize verilen zamanı ne yaptığımızı düşüneceğiz.
İşte o gün keşke dememek için bugün elimizde olan zamana bakmak gerekir.
Yanımızdaki insanlara…
Sevdiklerimize…
Ailemize…
Dostlarımıza…
Ve kendimize…
Çünkü bazı şeyler ertelenebilir.
Ama hayat ertelenmez.
Zaman beklemez.
Nehir akmaya devam eder.
Kum tanecikleri düşmeye devam eder.
Saat ilerlemeye devam eder.
Ve biz…
Bize verilen bu eşsiz yolculuğun içinde, bir gün daha eksilirken aslında bir gün daha yaşamış oluruz.
Belki de insanın zamana karşı yapabileceği en büyük iyilik şudur:
Geçmeden fark etmek.
Kaybetmeden kıymetini bilmek.
Gitmeden yanında olmak.
Susmadan konuşmak.
Kırmadan gönül almak.
Ve sevdiğini, sevgisini söyleyebileceği bir zaman varken söylemek.
Çünkü bazı insanlar hayatımızdan gider.
Bazı yollar kapanır.
Bazı kapılar bir daha açılmaz.
Ama insan, zaman elindeyken yaptığı iyiliklerle ve bıraktığı güzel izlerle yaşamaya devam eder.
Zaman geçer.
Fakat zamanın içinde yaptıklarımız, bazen zamandan daha uzun yaşar.
Ve belki de gerçek mesele, zamanın bize ne kadar verildiği değil;
verilen zamanın içinde ne kadar insan kalabildiğimizdir.
Onur Ercan





