Bir önceki yazımızda modernleşme sürecinde değerlerimizden nasıl uzaklaştığımızı, bu uzaklaşmada sanat dünyasının, dizilerin, filmlerin, sosyal medyanın ve moda anlayışının nasıl etkili olduğunu ele almıştık.
Peki, bütün bunların farkındaysak ne yapmalıyız?
Sadece eleştirmekle yetinmeli, geçmişe özlem duyarak bugünü suçlamalı mıyız? Yoksa kaybettiğimiz değerleri yeniden kazanmak için bir yerden başlamalı mıyız?
Bence asıl mesele tam da burada başlıyor.
Çünkü toplumun değişmesini istiyoruz ama çoğu zaman değişimin kendi hayatımızda başlaması gerektiğini unutuyoruz. Herkes başkalarının yanlışlarını görüyor, başkalarının davranışlarından şikâyet ediyor. Fakat sıra kendi sorumluluğuna geldiğinde aynı hassasiyeti göstermeyebiliyor.
Oysa bir toplum, yalnızca başkalarının yanlışlarını düzelterek değil, kendi doğrularını yaşayarak değişir.
Anlatılan güzel bir hikâye vardır.
Bir kral, ülkesinin yöneticilerini yanına çağırır ve Fransa’nın sokaklarının temizlenmesinin ne kadar zaman alacağını sorar.
Yöneticilerden biri bir ay, diğeri iki ay, bir başkası ise üç ay gerektiğini söyler.
Kral, bu kadar uzun süreye gerek olmadığını, bunun on beş dakika içinde yapılabileceğini ifade eder.
Herkes şaşkınlıkla birbirine bakarken kral çözümü açıklar:
“Herkes kendi evinin önünü süpürecek!”
Aslında bütün mesele bundan ibarettir.
Herkes yaşadığı toplumun temiz, düzenli ve güzel olmasını ister. Fakat bu güzelliğin oluşması için kendisine düşen sorumluluğu üstlenmek her zaman aynı ölçüde kolay gelmez.
Sokakların temiz olmasını isteriz ama bazen kendi kapımızın önündeki çöpe gözümüzü kapatırız. Çocuklarımızın saygılı olmasını bekleriz ama onların yanında başkalarına saygısızlık edebiliriz. Gençlerin ahlaklı yetişmesini isteriz ama kendi davranışlarımızın onlara nasıl örnek olduğunu hesaba katmayız.
İşte çelişki tam da buradadır.
Herkes sonucu istiyor, fakat herkes kendi payına düşen sorumluluğu üstlenmiyor.
Değerlerimizi yeniden kazanmak istiyorsak işe önce aileden başlamalıyız.
Çocuklarımıza dürüstlüğü anlatırken dürüst davranmalı, saygıyı öğretirken saygılı olmalı, merhameti öğütlerken merhamet göstermeliyiz. Çünkü çocuklar çoğu zaman söylediklerimizden çok yaptıklarımızı öğrenirler.
Bir çocuğa kitap okumasını söyleyip elinden telefonu düşürmeyen bir yetişkinin sözü ne kadar etkili olabilir?
Büyüklerine saygı göstermesini beklediğimiz bir çocuğun yanında yaşlıları küçümsersek hangi değeri aktarmış oluruz?
Unutmayalım ki değerler, yalnızca anlatılarak değil, yaşatılarak aktarılır.
Aynı sorumluluk eğitim kurumlarımız için de geçerlidir. Eğitim, yalnızca bilgi aktarmak ve sınav başarısı elde etmek değildir. İnsana düşünmeyi, sorgulamayı, başkasının hakkına saygı göstermeyi, adaletli olmayı ve sorumluluk üstlenmeyi de öğretmelidir.
Bilgili fakat vicdansız, başarılı fakat merhametsiz, güçlü fakat adaletsiz bireyler yetiştirmek, eğitimin gerçek amacına ulaşamadığını gösterir.
Elbette sanatın, medyanın, dizilerin ve sosyal medyanın etkisini de göz ardı edemeyiz. Topluma sunulan her görüntünün, her sözün ve her davranışın bir karşılığı vardır. Özellikle gençlerin rol model olarak gördüğü insanların sorumluluğu daha büyüktür.
Modernleşmek; ölçüsüzleşmek, geleneklerimizden utanmak, bizi biz yapan değerleri terk etmek değildir.
Modernleşmek, geçmişin birikimini geleceğin imkânlarıyla buluşturabilmektir. Teknolojiyi kullanırken insanlığımızı, özgürleşirken sorumluluğumuzu, gelişirken vicdanımızı kaybetmemektir.
Bir gemi düşünün. Motorları güçlü, hızı yüksek, donanımı kusursuz olsun. Fakat pusulası yoksa bütün bu imkânların ne anlamı kalır?
Hızlı gitmek, doğru yolda olduğumuzu göstermez.
Toplumlar için de durum farklı değildir. Ekonomik olarak gelişebilir, teknolojik imkânlarımızı artırabilir, şehirlerimizi büyütebiliriz. Fakat bunları yaparken adaleti, merhameti, dürüstlüğü ve saygıyı kaybediyorsak gelişmenin neresinde olduğumuzu yeniden düşünmeliyiz.
Değerlerimiz bizim pusulamızdır. Pusulamızı kaybettiğimizde yalnızca yönümüzü değil, nereye varmak istediğimizi de unutabiliriz.
Peki, bütün bunları değiştirmek için ne yapabiliriz?
Öncelikle başkalarından beklediğimiz davranışları kendimiz göstermeliyiz. Evimizde, işimizde, sokakta ve sosyal hayatta üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmeliyiz. Çocuklarımıza doğruyu anlatmakla yetinmeyip doğruyu yaşayarak göstermeliyiz. Haksızlık karşısında sessiz kalmamalı, başkasının hakkını kendi hakkımız kadar önemsemeliyiz.
Büyük değişimler her zaman büyük adımlarla başlamaz. Bazen bir selam, bazen bir özür, bazen bir teşekkür, bazen de haksızlık karşısında gösterilen küçük bir cesaret, değişimin ilk kıvılcımı olabilir.
Toplumun değişmesini istiyorsak değişimin kıvılcımını önce kendimiz yakmalıyız.
Çünkü herkes kendi kapısının önünü temizlerse sokaklar, herkes kendi sorumluluğunu yerine getirirse toplum güzelleşir.
Yeter ki değerlerimize sahip çıkmak isteyelim.
Unutmayalım: Gelecek nesillere yalnızca daha gelişmiş şehirler, daha hızlı araçlar ve daha güçlü teknolojiler bırakmak yeterli değildir. Onlara insan olmanın değerini, vicdanın sesini ve birlikte yaşamanın güzelliğini de bırakmalıyız.
Çünkü gerçek medeniyet, yalnızca nasıl yaşadığımızla değil, nasıl bir insan olarak yaşadığımızla ölçülür.
Onur Ercan





