Sancak Gazetesi
SON DAKİKA
KÖŞE YAZISI

MODERNLEŞİRKEN DEĞERLERİMİZİ KAYBETTİĞİMİZİN FARKINDA DEĞİLİZ

İnsan, yaşadığı değişimin çoğu zaman farkına varamaz. Çünkü değişim, bir anda gerçekleşmez. Yavaş yavaş ilerler; önce alışkanlıklarımızı, sonra düşüncelerimizi, ardından davranışlarımızı değiştirir. Bir zamanlar yadırgadığımız şeyler zamanla sıradanlaşır. Sıradanlaşan davranışlar kabul görmeye, kabul görenler ise hayatın doğal bir parçası olarak görülmeye başlar.

Onur Ercan
Onur Ercan
15 Ekim 2026
Paylaş
MODERNLEŞİRKEN DEĞERLERİMİZİ KAYBETTİĞİMİZİN FARKINDA DEĞİLİZ

I. BÖLÜM: NASIL BOZULDUK?

İnsan, yaşadığı değişimin çoğu zaman farkına varamaz. Çünkü değişim, bir anda gerçekleşmez. Yavaş yavaş ilerler; önce alışkanlıklarımızı, sonra düşüncelerimizi, ardından davranışlarımızı değiştirir. Bir zamanlar yadırgadığımız şeyler zamanla sıradanlaşır. Sıradanlaşan davranışlar kabul görmeye, kabul görenler ise hayatın doğal bir parçası olarak görülmeye başlar.

Bir gün dönüp geriye baktığımızda, dünün insanıyla bugünün insanı arasındaki farkı görürüz. Fakat çoğu zaman kaybettiklerimizi değil, kazandıklarımızı konuşuruz. Daha hızlı yaşadığımızı, daha fazla imkâna sahip olduğumuzu, dünyanın küçüldüğünü ve iletişimin kolaylaştığını anlatırız.

Peki, bütün bunları kazanırken neleri kaybettiğimizi hiç düşündük mü?

Modernleşirken gerçekten ilerliyor muyuz, yoksa ilerlemenin heyecanıyla geride bıraktıklarımızın kıymetini mi unutuyoruz?

Elbette her değişim kötü değildir. İnsanlığın gelişmesi, bilginin artması, imkânların çoğalması ve hayatın kolaylaşması başlı başına bir sorun değildir. Sorun, gelişmeyi yalnızca dış görünüşte, teknolojide, tüketimde ve özgürlük alanlarının genişlemesinde ararken insanın iç dünyasını ihmal etmemizdir.

Çünkü insanın gelişmesiyle insanlığın gelişmesi aynı şey değildir.

Bir insanın imkânları artabilir ama merhameti azalabilir. Bilgisi çoğalabilir ama hikmeti eksilebilir. Dünyanın öbür ucundaki insanlarla anında iletişim kurabilir ama yanı başındaki insanın derdine yabancılaşabilir.

İşte asıl sorgulamamız gereken değişim budur.

ÖZGÜRLÜK MÜ, SINIRSIZLIK MI?

Son yıllarda bireysel özgürlük anlayışının giderek genişlediğine, bazı alanlarda ise sınır tanımama arzusuna dönüştüğüne şahit oluyoruz. Özellikle 2010’lu yıllardan itibaren dijital dünyanın ve sosyal medyanın etkisiyle, insanların değer yargılarını daha rahat sorguladığı ve geleneksel ölçülere karşı daha mesafeli durduğu bir dönem yaşıyoruz.

Elbette insanın düşünmesi, sorgulaması ve kendi kararlarını verebilmesi önemlidir. Ancak sorgulamakla reddetmek, özgür olmakla sınırsız yaşamak arasında ciddi bir fark vardır.

Özgürlük, insanın her istediğini yapabilmesi değildir. Özgürlük, yapabilecekleri arasından doğru olanı seçebilme sorumluluğunu da taşıyabilmesidir.

Bir gemi düşünelim…

Denizde istediği kadar hızlı ilerleyebilir. Motoru güçlü, yakıtı yeterli, imkânları geniş olabilir. Fakat pusulası yoksa hızının hiçbir anlamı kalmaz. Çünkü hız, yönün doğruluğunu garanti etmez.

Biz de hayatımızı kolaylaştıran imkânları artırırken değerlerimizi belirleyen pusulayı kaybediyor olabiliriz.

Daha da düşündürücü olanı, yönümüzü bulamadığımızın farkına varmak yerine artık pusulaya ihtiyacımız olmadığını düşünmeye başlamamızdır.

Oysa insanı insan yapan yalnızca ne kadar özgür olduğu değil, özgürlüğünü hangi değerlerle kullandığıdır.

DEĞERLERİMİZİ KİMLER, NASIL DEĞİŞTİRİYOR?

Toplumların değer yargıları yalnızca aile içinde veya okul sıralarında şekillenmez. Televizyon dizileri, filmler, sanat dünyası, sosyal medya, moda akımları ve popüler kültür de insanların düşüncelerini ve davranışlarını etkiler.

Burada bütün sanatçıları, bütün yapımları veya bütün sosyal medya içeriklerini aynı kefeye koymak elbette doğru değildir. İyilerini tenzih ederiz. Sanatın insanı geliştiren, düşündüren, iyiliğe yönelten ve toplumsal duyarlılığı artıran örnekleri de vardır.

Ancak bazı içeriklerin hangi davranışları normalleştirdiğine, hangi değerleri önemsizleştirdiğine ve insanlara nasıl bir hayat anlayışı sunduğuna da dikkat etmemiz gerekir.

Bir dizide aile bağlarının sürekli küçümsendiğini, sadakatin önemsizleştirildiğini, saygısızlığın özgüven olarak sunulduğunu veya ölçüsüz davranışların özendirildiğini düşünelim.

İzleyici bunları yalnızca bir kurgu olarak görüp geçebilir. Fakat aynı mesajlar farklı yapımlarda tekrarlandığında, zamanla algılarımız üzerinde etkili olabilir.

Çünkü tekrar edilen her davranış doğru kabul edilmez ama tanıdık hâle gelir. Tanıdık hâle gelen davranış ise bir süre sonra daha az sorgulanabilir.

Eskiden toplumun önemli bir bölümünün yadırgayacağı bir davranış, bugün sıradan bir eğlence unsuru olarak sunulabiliyor. Bir zamanlar utanma sebebi sayılan bir tutum, kimi zaman cesaret; ölçüsüzlük, özgürlük; sorumsuzluk ise hayatı yaşamak olarak tanımlanabiliyor.

Burada kendimize şu soruyu sormalıyız:

Bir davranışın çok kişi tarafından benimsenmesi, onun doğru olduğu anlamına gelir mi?

Çoğunluğun alkışladığı her şey doğru olsaydı, insanlığın vicdanına, ahlakına ve ortak değerlerine neden ihtiyaç duyardık?

Popüler olmak, haklı olmak değildir. Çok izlenmek, doğruyu temsil etmek değildir. Herkesin yapıyor olması, yapılanı doğru hâle getirmez.

İşte ölçülerimizi kaybettiğimizde, doğruyla yanlışı belirlemek için vicdanımıza değil, başkalarının alkışına bakmaya başlarız.

HER NESİL BİR ÖNCEKİNDEN DAHA MI UZAKLAŞIYOR?

İyilerini tenzih ederek ifade etmek gerekir ki her yeni nesilde, bir önceki nesilden devralınan bazı değerlerin daha az önemsendiğine şahit oluyoruz.

Elbette gençlerin tamamını aynı şekilde değerlendiremeyiz. Bugün de ailesine bağlı, büyüklerine saygılı, merhametli, sorumluluk sahibi ve güzel ahlaklı pek çok gencimiz var. Üstelik yeni neslin önceki kuşaklardan daha başarılı olduğu alanlar da bulunuyor.

Ancak bazı temel değerlerin aktarımında ciddi bir sorun yaşandığını da görmezden gelemeyiz.

Eskiden aile büyüklerinin bir sözü, çoğu zaman uzun açıklamalara ihtiyaç bırakmadan dikkate alınırdı. Bugün ise bazı gençler, anne babalarının uyarılarını dinlemek yerine onları çağın gerisinde kalmakla suçlayabiliyor.

Aile, çocuğunu korumak ve doğruya yönlendirmek için bir sınır koyduğunda, bu sınır kimi zaman baskı olarak algılanıyor. Anne babanın tecrübesi yol gösterici bir imkân olarak görülmek yerine, özgürlüğün önünde bir engel olarak değerlendirilebiliyor.

Elbette her anne babanın her konuda haklı olduğunu söyleyemeyiz. Büyüklerin de kendilerini yenilemesi, çocuklarını dinlemesi ve değişen dünyayı anlaması gerekir.

Fakat çağın değişmesi, insanın temel sorumluluklarının ortadan kalktığı anlamına gelmez.

Saygı eskimemelidir. Vefa modası geçmiş bir davranış olarak görülmemelidir. Aileye bağlılık, dürüstlük, merhamet ve sorumluluk, yalnızca geçmişe ait değerler değildir.

Bunlar insanın hangi çağda yaşarsa yaşasın ihtiyaç duyduğu temel dayanaklardır.

Bir ağacın dalları büyüyebilir, gövdesi kalınlaşabilir, yaprakları değişebilir. Fakat kökleri zayıfladığında o ağacın geleceği tehlikeye girer.

Toplumlar da böyledir.

Yeni bilgilere, yeni imkânlara ve yeni düşüncelere açık olmak zorundayız. Ancak bunları benimserken bizi ayakta tutan kökleri kurutursak, büyüdüğümüzü zannederken aslında dayanıklılığımızı kaybedebiliriz.

İNANÇ, AHLAK VE VİCDAN ARASINDAKİ BAĞ

Toplumsal değerlerde yaşanan değişimi değerlendirirken inanç meselesini de göz ardı edemeyiz.

İnsanların dine, inanca ve manevi değerlere bakışındaki değişimler; ahlak anlayışlarını, hayatı yorumlama biçimlerini ve doğruyla yanlışı belirleme ölçülerini de etkileyebilir.

Özellikle inançtan uzaklaşmanın, dinî değerlerin önemsizleştirilmesinin veya insanın kendisini hiçbir manevi sorumluluk taşımayan bir varlık olarak görmesinin bazı kişilerde ahlaki sınırların zayıflamasına yol açabildiğini düşünmek gerekir.

Ancak burada önemli bir ayrımı korumalıyız.

İnançsız olan herkesin ahlaksız olduğunu söylemek nasıl yanlışsa, inançlı olduğunu söyleyen herkesin de her davranışında doğruyu temsil ettiğini düşünmek aynı şekilde yanlıştır.

İnsanları yalnızca söyledikleri sözlerle değil, davranışlarıyla değerlendirmeliyiz.

İnanç, insana sorumluluklarını hatırlatmalı; vicdan, davranışlarını sorgulatmalı; ahlak ise bunların hayata yansımasını sağlamalıdır.

Bunlardan söz ederken asıl meseleyi bir insan grubunu suçlamakta değil, insanın kendisine şu soruyu sorabilmesinde aramalıyız:

Benim davranışlarımı belirleyen şey hakikat mi, vicdan mı, yoksa yalnızca canımın istediği gibi yaşama arzusu mu?

Çünkü insan, kendisini sorgulamayı bıraktığında yanlışlarını savunmak için gerekçeler üretmeye başlayabilir.

Önce yaptığı davranışın doğru olup olmadığını düşünür. Sonra davranışını değiştirmek zorunda kalmamak için doğruluğun ölçüsünü değiştirmeye çalışır.

Bir süre sonra da yanlışını savunmayı haklılığıyla karıştırabilir.

İşte değer kaybı bazen böyle başlar: İnsan yanlış yaptığını bilmediği için değil, yanlışını sorgulamak istemediği için kendisinden uzaklaşır.

AİLE, OKUL VE TOPLUM ARASINDA KALAN ÇOCUK

Bir çocuğun değer dünyası, yalnızca kendisine söylenen sözlerle oluşmaz. Gördükleri, dinledikleri, örnek aldığı insanlar ve içinde yaşadığı çevre de onun düşüncelerini biçimlendirir.

Anne baba evde dürüstlüğün önemini anlatırken çocuk televizyonda veya sosyal medyada dürüst davrananların değil, kuralları aşarak kazananların ödüllendirildiğini görüyorsa zihninde bir çelişki oluşabilir.

Aile saygıyı öğretirken izlediği içeriklerde saygısızlık alkışlanıyorsa, çocuk hangi davranışın gerçekten değerli olduğunu sorgulamaya başlayabilir.

Okul bir taraftan sorumluluk bilincini geliştirmeye çalışırken çevresindeki kültür, başarıyı yalnızca para, görünürlük ve popülerlikle ölçüyorsa, eğitimcilerin işi de zorlaşır.

Bu nedenle çocukların yetiştirilmesini yalnızca ailenin veya yalnızca okulun sorumluluğu olarak göremeyiz.

Aile, okul ve toplumsal çevre birbirini desteklemelidir.

Çocuklara yalnızca neyin yanlış olduğunu söylemek yeterli değildir. Neden yanlış olduğunu, hangi sonuçlara yol açabileceğini ve doğru davranışın neden değerli olduğunu da anlatmak gerekir.

Üstelik bunu yalnızca yasaklarla değil, örnek olarak da göstermek zorundayız.

Çocuğuna dürüstlüğü anlatıp kendi davranışlarında dürüst olmayan bir yetişkin, verdiği mesajın etkisini zayıflatır.

Saygıyı öğütleyip başkalarını küçümseyen bir insan, sözleriyle davranışları arasında çelişki oluşturur.

Çünkü çocuklar yalnızca söylediklerimizi dinlemez; nasıl yaşadığımızı da izler.

Değerler, yalnızca anlatılarak değil, yaşatılarak aktarılır.

ASIL TEHLİKE: KAYBETTİĞİMİZİ FARK ETMEMEK

Belki de bütün bu değişimin en düşündürücü tarafı, bazı değerlerimizi kaybetmemizden çok, onları kaybettiğimizin farkına varmamamızdır.

Bir insan kaybettiği bir şeyi arayabilir. Fakat kaybettiğini bilmiyorsa aramaya da ihtiyaç duymaz.

Toplum olarak zaman zaman böyle bir durumla karşı karşıya kalıyoruz.

Saygının azalmasını çağın gereği, ölçüsüzlüğü özgürlük, sorumsuzluğu bireysellik, duyarsızlığı ise hayatın doğal akışı olarak değerlendirebiliyoruz.

Üstelik bu değişim karşısında uyarıda bulunan insanları da çoğu zaman geçmişe özlem duymakla, yeniliğe karşı çıkmakla veya gençleri anlamamakla suçlayabiliyoruz.

Oysa mesele geçmişteki her şeyi savunmak değildir. Mesele, geçmişten bugüne taşınması gereken değerlerle artık geride bırakılması gereken alışkanlıkları birbirinden ayırabilmektir.

Her eski olan doğru değildir. Her yeni olan da yanlış değildir.

Ancak bir davranışın yeni olması, onu kendiliğinden doğru yapmaz.

İhtiyacımız olan şey, geçmişe körü körüne bağlanmak veya geleceğe sorgulamadan teslim olmak değildir. İhtiyacımız olan, değişimi akıl, vicdan ve değerler süzgecinden geçirebilmektir.

Çünkü pusulasını kaybeden insanın en büyük tehlikesi, yanlış yöne gitmesi değildir yalnızca. Bir süre sonra gittiği yönün yanlış olabileceğini düşünmeyi de bırakmasıdır.

Belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:

Biz gerçekten modernleşiyor muyuz, yoksa modernleşmenin içinde insanlığımızdan eksilenleri görmezden mi geliyoruz?

Eğer bir toplumda insanlar daha fazla imkâna sahip olurken birbirlerine karşı daha duyarsız hâle geliyorsa, iletişim araçları çoğalırken samimiyet azalıyor, özgürlük anlayışı genişlerken sorumluluk bilinci zayıflıyorsa burada yalnızca ilerlemeden söz edemeyiz.

Bir şeyleri yeniden düşünmek zorundayız.

Çünkü değerlerimizi kaybettiğimizde yalnızca geçmişimizden uzaklaşmayız; geleceğimizi de hangi ölçüler üzerine kuracağımızı bilemez hâle geliriz.

Peki, bu gidişatı değiştirmek mümkün mü?

Ailelerin, okulların, sanatın, medyanın ve toplumun bu konuda sorumluluğu nedir? Gençlerimizi suçlamakla yetinmek yerine onlara nasıl ulaşabiliriz? Değerlerimizi korumak için hangi yöntemleri kullanabiliriz?

Ve belki de en önemlisi: Değişimin yönünü çevirmek zor görünse bile, yapabileceklerimiz için mücadele etmeye devam etmeli miyiz?

Onur Ercan

Köşe Yazısı Detay Reklamı