Sancak Gazetesi
SON DAKİKA
KÖŞE YAZISI

NASILSIN SAMİMİYETSİZLİĞİ İLE İYİYİM SAHTEKÂRLIĞI ARASINDA

Yaşadığımız hayat bizi öyle bir hâle getirdi ki…

Onur Ercan
Onur Ercan
3 Eylül 2026
Paylaş
NASILSIN SAMİMİYETSİZLİĞİ İLE İYİYİM SAHTEKÂRLIĞI ARASINDA

Yaşadığımız hayat bizi öyle bir hâle getirdi ki…

İyileri tenzih ederiz; fakat artık birçok insan hayatın kendisine verdiği derslerden ibret almıyor. Yaşadıklarından öğrenmek yerine yaşadıklarını başkalarına karşı kullanıyor. Düştüğü yerden kalkmayı değil, kendisini iteni suçlamayı öğreniyor. Kendi kusuruna bakmak yerine başkasının kusurunu büyütüyor.

Bir zamanlar insanın yüzü, kalbinin aynasıydı.

Şimdi ise yüzler çoğu zaman maskelerin ardında…

Gurur var.

Kibir var.

“Ben bilirim.” diyen yüksek perdeli sesler var.

Gıybet var, dedikodu var, iftira var, suizan var…

İnsanlar birbirlerini dinlemekten çok birbirleri hakkında konuşuyor. Anlamak yerine hüküm veriyor. Tanımadan etiketliyor, bilmeden suçluyor, sormadan inanıyor.

Ve en acısı…

Bütün bunları yaparken kendisini hâlâ iyi insan zannedebiliyor.

Oysa insanın en zor göreceği yer, başkasının yüzü değil; kendi yüzüdür.

Çünkü başkasının kusurunu görmek için göz yeter.

Kendi kusurunu görmek için ise vicdan gerekir.

İşte insanın kendi içine bakmaya başladığı yerde hakikat başlar.

Mevlana Kuddise Sirruh’un şu sözü ne kadar da yerindedir:

“Kusur arama, kusur görme; çünkü senin de kusurun var.”

Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey budur:

Birbirimizin kusurlarını büyütmeden önce kendi içimize bakabilmek…

Çünkü insan başkasına tuttuğu büyüteci bir gün kendisine çevirdiğinde, yıllardır görmediği nice kusurla karşılaşabilir.

Hayat aslında büyük bir ayna gibidir.

Ona nasıl bakarsanız, size onu gösterir.

Kibirle bakarsanız başkalarının eksiklerini gösterir.

Tevazuyla bakarsanız kendi eksiklerinizi…

Kinle bakarsanız düşmanlarınızı…

Merhametle bakarsanız insanı…

Fakat bu aynanın en büyük sırrı şudur:

Ayna hiçbir şeyi değiştirmez; sadece olanı gösterir.

Biz ise aynayı suçlamayı tercih ediyoruz.

Kendimizi değiştirmek yerine görüntümüzü değiştirmeye çalışıyoruz.

İşte sosyal hayatımız da biraz böyle.

“ Nasılsın?”

“İyiyim.”

İki kelime…

Ama bazen aralarında koca bir uçurum var.

“Nasılsın?” diyen gerçekten merak etmiyor.

“İyiyim.” diyen de gerçekten iyi değil.

Bir nezaket cümlesi gibi başlayan konuşma, çoğu zaman bir sosyal ritüele dönüşmüş durumda.

Hâlbuki bazen insanın ihtiyacı olan şey uzun uzun konuşmak değildir.

Birinin gerçekten gözlerinin içine bakıp:

“Sen gerçekten nasılsın?”

demesidir.

Belki de çağımızın en büyük yalnızlığı kalabalıklar içinde bulunmak değil, gerçekten sorulmamak…

İnsanların yanında olmak ama kimsenin hâlini gerçekten merak etmemesi…

Bir sofrada oturmak ama gönül sofrasına kimsenin dokunmaması…

Telefon rehberinde yüzlerce isim bulunması ama gecenin bir vakti “Ben kötüyüm.” diyebileceğin bir insanın olmaması…

Ne acı!

Cahit Sıtkı Tarancı’nın mısralarında söylediği gibi:

“Ne ölümün hüznü var ne de hayatın neşesi.”

Sanki hepimiz hayatın kıyısında bekliyoruz.

Ne tam yaşıyoruz…

Ne de gerçekten ölüyoruz.

Gülüyoruz ama içimiz gülmüyor.

Konuşuyoruz ama söylediklerimizin çoğu gönülden çıkmıyor.

Soruyoruz ama cevabını beklemiyoruz.

Dinliyoruz ama anlamıyoruz.

Bakıyoruz ama görmüyoruz.

Ve bütün bunların arasında insan, kendi ruhuna bile yabancılaşabiliyor.

Belki de asıl mesele insanların kötüleşmesi değil.

İnsanın, kötülüğe alışması.

Çünkü kötülük ilk karşılaşıldığında insanı rahatsız eder.

Sonra tekrar eder.

Sonra alışkanlık olur.

Sonra normalleşir.

En sonunda da insan, normal sandığı şeyin aslında ne kadar anormal olduğunu unutmaya başlar.

Pas da böyledir.

Demirin üzerinde bir gecede oluşmaz.

Nemlenir…

Bekler…

Yavaş yavaş ilerler…

Sonra bir gün sağlam sandığın demirin içten içe çürüdüğünü fark edersin.

Gönül de böyledir.

Bir küçük yalan…

Bir gereksiz gıybet…

Bir haksız hüküm…

Bir küçümseyen bakış…

Bir kibirli söz…

Bir suizan…

Bir iftira…

Bunların her biri gönlün üzerine düşen küçük bir pas tanesidir.

İnsan bunları önemsemezse, bir gün kalbinin neden eskisi kadar merhametli olmadığını anlayamaz.

Oysa mesele başkalarının ne yaptığı değil sadece.

Bizim bütün bunların karşısında kim olduğumuzdur.

Bize kötülük yapanın kötülüğü, bizim de kötü olmamız için mazeret değildir.

Bize sahte davrananın sahtekârlığı, bizim samimiyetimizi terk etmemizi gerektirmez.

Bize kibirle bakana karşı kibirlenmek, bizi ondan farklı yapmaz.

Çünkü insanın gerçek karakteri, kendisine iyi davrananlara nasıl davrandığında değil; kendisine kötü davrananlara rağmen kim olarak kalabildiğinde ortaya çıkar.

Belki bugün yeniden başlamamız gereken yer burasıdır:

Daha az konuşmak…

Daha çok dinlemek.

Daha az hüküm vermek…

Daha çok anlamaya çalışmak.

Daha az başkasının kusurunu aramak…

Daha çok kendi nefsimizi sorgulamak.

Ve “Nasılsın?” dediğimizde gerçekten cevabını merak etmek.

“İyiyim.” dediğimizde ise gerçekten iyi olmaya çalışmak…

Çünkü insanın en büyük zenginliği cebinde taşıdığı değil, kalbinde taşıdığı samimiyettir.

Ve belki de bu çağın en büyük ihtiyacı yeni insanlar değil;

yeniden insan olabilmektir.

İnsan, başkasının yüzündeki maskeyi çıkarmaya çalışmadan önce kendi yüzündeki maskeyi çıkarabilmeli; çünkü hakikate giden yol, başkasını değiştirmekten değil, kendine dürüst olmaktan geçer.

Nasılsın? diye sorduğumuzda gerçekten dinleyelim.

İyiyim. dediğimizde gerçekten iyi olmaya gayret edelim.

Çünkü belki de insanlığın kaybettiği en önemli şey, birbirine söyleyecek güzel sözler değil;

birbirine karşı samimi bir gönüldür.

Onur Ercan

Köşe Yazısı Detay Reklamı