İnsan bazen beklerken hayatının durduğunu zanneder.
Oysa hayat, en çok beklediğimiz zamanlarda bile akmaya devam eder.
Bir çocuk büyür.
Bir yara kabuk bağlar.
Bir ağaç kök salar.
Bir mevsim değişir.
Ve insan, farkına varmadan değişir.
Bugün dayanılmaz sandığı şey, yarın hayat hikâyesinin bir cümlesine dönüşür.
Belki de zamanın en büyük mucizesi budur:
Bize yaşadıklarımızı unutturmaz; onları taşıyabilecek bir kalp verir.
Sabır ile teslimiyet birbirine karıştırılmamalı.
Sabretmek, kaderin karşısında ellerimizi bağlayıp hiçbir şey yapmamak değildir.
Sabır, yapılması gerekeni yaptıktan sonra sonucu zorlamamaktır.
Çiftçi toprağı sürer, tohumu eker, suyunu verir.
Ama tohumu çekerek büyütemez.
İşte insanın hayatla ilişkisi de böyledir.
Çalışırsın.
Çabalarsın.
Dua edersin.
Tedbirini alırsın.
Elinden geleni yaparsın.
Sonra bazı şeyleri zamana bırakırsın.
Çünkü insanın görevi her şeyi kontrol etmek değil, kendine düşeni hakkıyla yapmaktır.
Bazen bir kapının açılması için yıllarca bekleriz.
Kapı açılmadığında kendimizi başarısız hissederiz.
“Demek ki olmayacak.” deriz.
Fakat yıllar sonra geriye dönüp baktığımızda, o kapının açılmamasının bizi başka bir yola yönlendirdiğini fark ederiz.
Meğer kapı kapanmamış…
Yol değişmiş.
İnsan bunu çoğu zaman olayın içindeyken göremez.
Çünkü olayın içindeyken yalnızca duvara bakar.
Zaman geçince duvarın arkasındaki yolu görmeye başlar.
İşte bu yüzden bazı cevaplar hemen gelmez.
Çünkü cevabı anlayacak insan henüz hazır değildir.
Hayatımızda öyle insanlar vardır ki, bize geldiklerinde onları bir nimet zannederiz.
Öyle insanlar da vardır ki, gittiklerinde dünyamız yıkılır.
Fakat zaman geçer.
Yıllar geçer.
Ve bazen anlarız ki:
Bizi üzen bir ayrılık, bizi yanlış bir yoldan kurtarmış.
Bir kayıp, bize kendimizi buldurmuş.
Bir hayal kırıklığı, gerçek ile beklentinin arasındaki farkı öğretmiş.
Bir yalnızlık, kendi sesimizi duymamızı sağlamış.
Demek ki bazı insanlar hayatımıza kalmak için değil, bize bir şey öğretmek için girer.
Bazı olaylar da başımıza gelmek için değil, bizi dönüştürmek için gelir.
İnsan gençken hayatı hızlandırmak ister.
Bir an önce büyümek…
Bir an önce kazanmak…
Bir an önce başarmak…
Bir an önce mutlu olmak…
Sonra yıllar geçer.
İnsan anlar ki hayat bir yarış değilmiş.
Bazı güzellikler aceleye gelmiyormuş.
Çünkü aceleyle koparılan meyvenin tadı ile dalında olgunlaşan meyvenin tadı aynı değildir.
Hayatın da bir olgunlaşma zamanı vardır.
İnsan da kendi meyvesini zamanla verir.
Belki bugün kendimizi eksik hissediyoruz.
Belki bazı hayallerimiz gerçekleşmedi.
Belki bazı dualarımızın cevabını hâlâ bekliyoruz.
Belki geçmişimizde değiştirmek istediğimiz çok şey var.
Ama unutmayalım:
Henüz bitmemiş bir hikâyenin sonunu, ortasından bakarak anlayamayız.
Bu yüzden bugün yaşadığımız sıkıntıya son hükmü vermemeliyiz.
Çünkü bugün yalnızca bir sayfadır.
Kitabın tamamı değildir.
Bugün kayıp dediğimiz şey, yarın kazanç olabilir.
Bugün gecikme dediğimiz şey, yarın korunmuşluk olabilir.
Bugün yalnızlık dediğimiz şey, yarın kendimizi bulduğumuz yer olabilir.
Ve bugün anlayamadığımız bir olay, yıllar sonra hayatımızdaki en büyük öğretmenimiz olabilir.
Belki de sabır tam olarak şudur:
Hikâyenin henüz bitmediğini bilmektir.
Öyleyse hayat bizi bekletiyorsa hemen isyan etmeyelim.
Biraz nefes alalım.
Biraz geriye çekilelim.
Yaptığımızı yapmaya devam edelim.
Ama her şeyi kendi istediğimiz zamanda gerçekleştirmeye çalışmayalım.
Çünkü güneş doğmak için bizden izin istemez.
Çiçek açmak için bizim acelemize uymaz.
Mevsimler birbirinin önüne geçmez.
Kış, “Ben artık bitti.” demez.
Baharın geleceğini bilerek kendi zamanını tamamlar.
İnsan da bazen kışını yaşar.
Sessizce…
Derinden…
Sabırla…
Ama hiçbir kış sonsuza kadar sürmez.
Zaman yürür.
Ve zaman yürürken insan da değişir.
Belki istediği yere hemen varamaz.
Ama yol boyunca öyle birine dönüşür ki, vardığı yerde artık dünkü insan değildir.
İşte sabır ve zamanın insana verdiği en büyük hediye budur:
Bize sadece istediğimizi vermezler; bazen istediğimiz şeye layık olacak insanı da inşa ederler.
Onur Ercan





