İnsan bazen sahip olduklarına değil, başkasının sahip olduklarına bakarak mutsuz olur.
“Onun var, benim yok.”
Belki kıyaslamanın en kısa özeti budur.
Bir başkasının arabası vardır, onun da olsun ister.
Bir başkasının evi vardır, daha iyisini aramaya başlar.
Bir başkasının işi büyümüştür, kendi emeğini yetersiz görür.
Bir başkası daha erken fark edilmiştir, kendi yolculuğunun geciktiğini düşünür.
Sonra insan, sahip olduklarını görmekten çok sahip olamadıklarının hesabını yapmaya başlar.
İşte kıyasın insan üzerindeki asıl tahribatı burada başlar.
Çünkü insan başkasının sonucunu görür ama çoğu zaman onun o sonuca gelene kadar neler yaşadığını görmez.
Hangi bedelleri ödediğini…
Hangi fırsatları değerlendirdiğini…
Hangi riskleri aldığını…
Neleri kaybettiğini…
Ve belki de hiç kimsenin bilmediği hangi gecelerde uykusuz kaldığını…
Sadece geldiği noktaya bakar.
Sonra kendi bulunduğu yerle onu karşılaştırır.
Ve kendi hayatına haksızlık etmeye başlar.
İnsanların çoğu kıyası edinimleri üzerinden yapıyor.
“Onun var, benim yok.”
Fakat hayat yalnızca sahip olduklarımızdan ibaret değildir.
İnsan bazen bir şey elde ederken başka bir şeyini kaybeder.
Daha çok kazanırken huzurunu kaybedebilir.
Daha çok tanınırken mahremiyetini kaybedebilir.
Daha hızlı ilerlerken sağlığını, ailesini, dostluklarını veya kendisini ihmal edebilir.
Başkasının elindeki sonucu görüp kendi hayatımızı eksik saymak, onun bedelini de görmeden hüküm vermektir.
Oysa her nimetin bir sorumluluğu, her yolun bir bedeli, her tercihin bir sonucu vardır.
Biz çoğu zaman başkasının vitrinine bakarız.
Fakat onun deposunu görmeyiz.
Daha tehlikelisi ise insanın kıyasladığı kişinin geldiği noktaya bir an önce ulaşmak istemesidir.
İşte burada kıyas, yalnızca insanın huzurunu bozmakla kalmaz; kararlarını da bozmaya başlayabilir.
“Ben de hemen onun seviyesine gelmeliyim.”
“Ben neden bekliyorum?”
“Ben de bir an önce kazanmalıyım.”
“Ben de bir an önce fark edilmeliyim.”
Ve insan, normal şartlarda almayacağı riskleri almaya başlayabilir.
Çünkü artık hedefi kendi yolunda ilerlemek değil, başkasına yetişmektir.
Oysa herkesin yolu aynı değildir.
Herkesin zamanı aynı değildir.
Herkesin imkânı aynı değildir.
Herkesin imtihanı aynı değildir.
Bir insanın yıllar içinde geldiği yere, başka bir insanın birkaç ay içinde gelmesi gerekmeyebilir.
Çünkü hayat bir yarış pisti değildir.
İnsanların aynı anda başlayıp aynı noktaya ulaşacağı bir yarış hiç değildir.
Bir fidanı düşünelim.
İki fidanı aynı gün toprağa dikersiniz.
Birinin toprağı daha verimlidir.
Diğerinin güneşi daha azdır.
Birinin suyu daha boldur.
Diğerinin kökleri taşlı bir toprağa rastlar.
Biri daha çabuk büyür.
Diğeri önce kök salar.
Dışarıdan bakıldığında biri ilerliyor, diğeri geride kalıyor gibi görünür.
Ama toprağın altında neler olduğunu kim bilebilir?
Belki yavaş büyüyen fidan, yıllar sonra çok daha güçlü bir ağaca dönüşecektir.
İnsan da böyledir.
Elindeki fidanı dik. Gönlündeki tohumu toprağa göm.
Toprağını işle.
Elinden gelen gayreti göster.
Sulayabiliyorsan sula.
Budayabiliyorsan buda.
Ama her sabah başkasının ağacına bakıp kendi fidanını sökme.
Çünkü başkasına yetişmeye çalışırken kendi köklerini bozabilirsin.
Tasavvufun insana hatırlattığı önemli hakikatlerden biri de şudur:
Her insanın nasibi, zamanı ve imtihanı aynı değildir.
Allahü Teala bir kuluna ilim verir, diğerine mal verir, bir başkasına sabır verir, başka bir kuluna farklı bir imkân verir.
Biz ise çoğu zaman bize verilene bakmak yerine başkasına verilene bakarız.
Sonra da kendi hayatımızı eksik zannederiz.
Oysa belki de bize verilenin kıymetini henüz fark etmemişizdir.
Bazen insanın elindeki nimet, başkasının sahip olduğu şey kadar gösterişli değildir.
Fakat her nimet gösterişli olmak zorunda değildir.
Huzur da nimettir.
Sağlık da nimettir.
Aile de nimettir.
Güvenebileceğin bir insanın olması da nimettir.
Bir sabah gözlerini açıp yeni bir güne başlayabilmek bile başlı başına bir nimettir.
İnsan bazen sahip olduklarının değerini, onları kaybetme ihtimaliyle karşılaştığında anlar.
Bütün bunlar insanın gayret etmeyeceği anlamına gelmez.
Tam tersine…
İnsan sebebe sarılmasını bilmelidir.
Çalışmalıdır.
Öğrenmelidir.
Denemelidir.
Hatasından ders çıkarmalıdır.
Elinden geleni yapmalıdır.
Fakat bütün bunları yaptıktan sonra sonucu kendi gücünün mutlak bir garantisi gibi görmemelidir.
İşte burada tevekkül devreye girer.
Tevekkül, hiçbir şey yapmadan beklemek değildir.
Tohumu toprağa atmadan mahsul beklemek değildir.
Kapıyı çalmadan açılmasını beklemek değildir.
Tevekkül, insanın elinden gelen gayreti göstermesinden sonra, sonucu Allahü Teala’ya bırakabilmesidir.
Sebebe sarılmak kulun görevi, sonucu takdir etmek Allahü Teala’nın hükmüdür.
İnsan bunu anlayabildiğinde kıyasın zehrinden de biraz olsun kurtulur.
Çünkü artık başkasının sonucuna değil, kendi gayretine bakmaya başlar.
Bazen insan elinden gelen her şeyi yapar ama istediği sonucu alamaz.
İşte insanın en çok zorlandığı yerlerden biri de burasıdır.
Çünkü bize çoğu zaman gayretin mutlaka istediğimiz sonucu getireceği öğretilir.
Oysa hayat her zaman böyle işlemez.
Bazen çok çalışırsın, olmaz.
Bazen beklersin, olmaz.
Bazen doğru zamanda doğru adımı attığını düşünürsün, yine olmaz.
İşte o zaman insanın söyleyebilmesi gereken bir söz vardır:
“Ben elimden geleni yaptım. Demek ki nasipte bundan fazlası yokmuş.”
Bu cümle yenilgi değildir.
Bu, insanın kendi sınırını kabul etmesidir.
Bu, gayreti bırakmak değil; gayretten sonra kalbini sonuca bağlamamaktır.
Çünkü insan her şeyi kontrol edemez.
Fakat neye nasıl bakacağını kontrol edebilir.
Kıyas insanın gözünü başkasına çevirir.
Tevekkül ise insanın yeniden kendi yoluna dönmesini sağlar.
Kıyas şöyle der:
“O nerede, ben neredeyim?”
Tevekkül ise soruyu değiştirir:
“Ben bugün elimden geleni yaptım mı?”
İşte bu iki soru arasında insanın bütün ruh hâli değişebilir.
Çünkü başkasının hayatını ölçmeye başladığınızda, kendi hayatınızı küçültmeye başlarsınız.
Ama kendi yolunuza döndüğünüzde, küçük adımların bile anlamını görmeye başlarsınız.
İnsan başkasının bahçesindeki çiçeklere bakarken kendi bahçesini susuz bırakmamalıdır.
Başkalarının meyvesini sayarken kendi ağacındaki meyveyi görmezden gelmemelidir.
Başkasının hızına bakıp kendi yolunu yavaşlatmamalıdır.
Çünkü herkesin mevsimi farklıdır.
Bazı insanlar ilkbaharda çiçek açar.
Bazıları yazı bekler.
Bazıları ise yıllarca kök salar ve bir gün herkesin hayranlıkla baktığı bir ağaca dönüşür.
Sen kendi mevsimini başkasının takvimine bakarak belirleyemezsin.
Belki de insanın kendisine soracağı en doğru soru şudur:
“Ben neden onun sahip olduklarına bakarak kendi sahip olduklarımı değersizleştiriyorum?”
Bu sorunun cevabı, insanı kıyasın içinden çıkarıp farkındalığın kapısına götürebilir.
Çünkü insanın gerçek kaybı, başkasında olanın kendisinde olmaması değildir.
Başkasında olana bakarken kendi elindekilerin değerini unutmasıdır.
Hayatta herkesin zamanı farklıdır.
Herkesin yolu farklıdır.
Herkesin yükü farklıdır.
Herkesin nasibi farklıdır.
Öyleyse insan elinden gelen gayreti göstermeli, sebeplere sarılmalı, yolunda yürümeli ve sonra gönlünü Allahü Teala’ya emanet etmelidir.
Çünkü bazen nasipten ötesi yoktur.
Ve insan bunu öğrendiğinde, başkasının hayatıyla yarışmayı bırakır.
Kendi hayatını yaşamaya başlar.
Elindeki fidanı dik.
Gönlündeki tohumu toprağa göm.
Kendi toprağını işle.
Kendi zamanını bekle.
Çünkü senin görevin başkasının ağacından daha hızlı büyümek değildir.
Senin görevin, Allahü Teala’nın sana emanet ettiği toprağı mümkün olduğunca güzel işleyebilmektir.
Gerisi…
Nasipten ötesi değildir.
Onur Ercan





